Avrupa’da yaşayan göçmen emekçilerin sesi yasanacakdunya.net » ADANALIYIK
Posted: Ağustos 20th, 2009, by

ADANALIYIK

Mehmet Tepebaşı bir dönemin Adana’sını anlatan yirmi öykünün toplandığı ”Adana”ya kar yağmış” kitabındaki yirmi yazardan birisi. 12 Eylül döneminde Suriye ve Lübnan’da bir süre kaldıktan sonra Türkiye’ye girerken yakalanıp idam cezası alarak uzun yıllar mapus yatan yazarın ”Yaşanmamış sayılan anılar” adlı başka bir kitabı da bulunmaktadır. İşçi direnişleri ve anti-faşist mücadelenin bir kesitini bütün yalınlığı ile anlatan öyküsüyü kısaltarak veriyoruz.

ADANALIYIK..

Daha beş yaşında Adana Gar’ında şaşkın bakışlarla trenden indiğim, hayatımda ilk parlak deriden yapılmış paytonuma bindiğim ve tadını asla unutmadığım (ve bir daha da o tadı hiç bulamadığım) ilk dondurmamı yediğim o ilk gün anladım ki biz ADANALIYDIK!

Yaşımın, nereden geldiğimin ve çevremdeki hiç kimseyi tanıyıp tanımadığımın hiç bir önemi yoktu. Ben sanki burada doğmuştum ve sanki buradaki herkes beni bağrına basarcasına tanıdıktı. Biz ADANALIYDIK! Çok yer gezdim şu dünyada. Çok şehirli, çok halk gördüm. Ama hiç bir yerde yerlisi bu kadar az, kendisine bu kadar öz bir şehir ve şehirli ile karşılaşmadım. Hiç kimse bize siz nerelisiniz? diye sormadı. Hiç birimiz oynayan çocuklara imrenerek bakmadık. Daha eşyalarımız daha yüklerimiz bile açılmadan, daha nerede ve hangi mahallede olduğumuzu tam bilmeden, sanki yıllardır burada ve bildik bir oyundaymış gibi sokaklarda koştuk ve bizi hiç tanımayan canciğer arkadaş olanlarla kucaklaştık hemen. Ne yarı dizlerine olanlarla çamurda olanları yadırgadık, ne o çamurun içine gözü kapalı atlamaktan sakındık kendimizi. Daha ilk günden itibaren Adana derken A‘ları kalın ve uzun, sessizleri ağızdan kaydırarak söylendiğini hemen kabul ettik.

Ekmeğimizi elimize alıp hemen yanıbaşımıdaki pırasa tarlasından taze pırasa kopararak arasına koymak; biber salçası sürülmüş ekmeğimizden her sürüldüğünde dudaklarımızı yakıp kavuran acıya hemencecik alışmak, neredeyse yegane oyuncağımız olan renk renk çeşit çeşit güllelerimizi hayranlıkla seyredip, sonradan sadece Adanalıların bildiği bir teknikle, büyük bir hızla döndürerek hedefe atmayı öğrenmek çok doğaldı bizim için. Çünkü biz ADANALIYDIK!

Etrafı kaldırım taşlarıyla çizilmiş bir çamur deryasına benzeyen yollarımızı aydınlatmaya çalışan, cılız sokak lambalarının asılı olduğu kalın, ağaç elektirik direklerinin altında toplanıp, aşklarımızı dertlerimizi konuşmaya başladğımızda hepimiz nereden geldiğimizi, daha bir kaç yıl önce nerede olduğumuzu tümüyle unutmuştuk bile. Biz ezelden beri Adana’lıydık ve ebede kadarda da öyle kalacaktık. Adana hikayeleri, acıları, dertleri, destanları bizim acımız bizim dertlerimiz bizim destanlarımızdı.

İnce Cumali‘nin dilden dile dolaşan hikayelerini, yiğitliklerini kanımız damarlarını zorlayacak kadar hızlı anlatırdık birbirimize. Adlarının önlerine koydukları çoğu kez anlamsız lakapları hiç sorgulamadan, anlamlarını hiç düşünmeden ve sanki böyle bir yakıştırmanın delikanlılığın raconu, doğal sonucuymuş gibi algılar ve böylece kabul ederdik. Kah duyardık ki, Kartal Ali Meydan’dan bir of çekmiş, Küçüksaat‘ten arkadaşları ”Vay be’ Bizim Kartal yine ortalığı yıkıyor demiş” kah duyardık ki Asfalt Rıza silahını tren rayında denemiş ve kurşun delip geçmiş! Ne kafamızda Meydan ile Küçüksaat arasındaki mesafeyi ölçer, insan gırtlağından çıkan bir sesin ne kadar gür bağrılırsa bağrılsın, kaç metre öteye gidebileceğini konuşur, ne tren rayının tabanca ile delinemeyecek kadar kalın olduğunu düşünürdük. Öylece anlatır öylece dinlerdik.

Sonra Yılmaz Güney filmlerine giderdik. At arabaları üzerine kurulmuş afişlerle en az reklamlar Yılmaz Güney filmlerinin yapılırdı. Sadece bir kez o da öylesine gezilirdi mahalleler. Çünkü sinamacı bilirdi ki, herkes o akşam bu sinemdada Yılmaz Güney filmi öynayacağını önceden duymuştur. Onun açısından tek sorun aralara atılacak sandalye sayısının yeterli olup olmayacağı üzerineydi. Bizlerde taşırdık aynı korkuyu. Ya yeterli sandalye koyulmazsa, ya içeri alınmazsak! diye. Erkenden doluşurduk sinema önlerine. Afişlerin rüyalı hallerine bakarak, bir tek kareden, neredeyse koca bir filmi kendimiz yazarak, zaman geçirmeye çalışırdık. Sonra doluşurduk içeri. Kimin umrunda oturmak! Kimin umrunda locada bir yer kapmak! O koca perdeyi görmek, Yılmaz Güney’i izlemek yeterdi bize. Onun vurduğu her yumruk salondaki yüzlerce yumruktu aslında. Onun savurduğu her tokat, bizim ayaklarımıza yapışan çamura atılan tokattı. Haykırdığı her söz, içimizden kopup gelen , seslendiremediğimiz haykırışlardı. Bunu belki bilmezdik ama sezerdik. İçimizden kopup gelen bir sıcaklığın varlığını çok canlı hissederdik.

Bağırtılar, çağırtılar ve sonunda mutlaka alkışlar ama en çokta yine filmin sonuda öldüğü için ağır bir üzüntü ve kinle ayrılırdık sinemadan. Ertesi sabah sinemaya gidememiş olanlara filmi canlandırırdık. Onun gibi gülmeye, ondan bize yansıyan sesi taklit ederek konuşmaya çalışırdık. Onun düşmanları hepimizin kanlı düşmanı, dostları canciğerimizdi. Çünkü bilirdik ki O bizden biri. Bizi anlıyordu. Bizim dertlerimizi biliyordu. O bir ADANA’lıydı. Bir gün O’nun içeri atıldığını duyduk. Anlayamadığımız bir yığın şey söyleniyordu ardından. Yine ne olduğunu pek anlayamadığımız ama radyo ve gazetelerden, başka bir Yılmaz Güney filmi gibi heyecanla izlediğimiz, Deniz Gezmiş‘ler Mahir Çayan‘larla ilgili şeyler fısıldanıyordu ortalıkta. Biz artık Yılmaz Güney filmleri izleyemeyecektik. Bırakın filmleri, adı bile ulu orta yerlerde söylenmeyecekti artık. Bizim açımızdan en yalın ve anlaşılır sonuç bu olmuştu işte! Her yer bir anda karanlık ve kasvet perdesi ile karatılmıştı. Ne kimin kararttığı, ne ne için karartıldığı üzerine yeterli bilgimiz yoktu. Ortalıkta korku filmlerini aratmayacak dedikodular dolaşıyordu. Bir gece vakti alıp götürülen komşularımız hakkında inanılmaz şeyler söyleniyordu,

”Duydun mu?” diye soruyorlardı fısıltıyla birbirlerine. ”Mükremin’in tırnaklarını çekmişler”

”Evet evet! Duydum!” diye yanıtlıyordu başkası. ”Bizim Hüseyin’in derisini yüzmüşler diyorlar!”

Artık eskisi gibi cılız lambaların asılı olduğu elektirik direklerinin altında toplanamıyorduk. Evlerde bu konuyu anlamaya çalışıyorduk. Bir insanın gerçekten tırnakları çekilebilir mi? Hele derisi yüzülebilir mi? Hem niye? İşte bu niye sorusu yakıyordu bizi. Çünkü kimse söylemese bile kendiliğinden anlamıştık ki bundan sonra öyle herkese, hatta babana bile niye? diye sormak yok! Karanlık çökmeden etrafı asker reoları ve jipleri dolduruyordu. Ellerinde tüfekler ve uçlarına takılı süngülerle askerlerin tehditkar bakışlarından anlıyorduk ki, bir an önce evlerimize çekilmek bizim yararımıza olacaktı. Sonra babalarımızın bize göstermemeye çalışarak akıttıkları gözyaşları ile tanıştık.

”Bizim talebeleri asmışlar’‘ dediler. Anlamlarını tam olarak kavrayamasak ta babalarımızın gözyaşları işin önemini anlatıyordu bize. Her şey bir yana bizlerde birer talebe idik! Ve otomatik olarak bir bağ kuruyorduk. Bizden bizlerden birini asmışlardı! Ama niye asmışlardı? Bu sorunun yanıtını tam olarak öğrenemiyorduk. Herkes ürkek bir suskunluk içindeydi. Kendimize çok yakın gördüğümüz öğretmenlerimiz sorularımız karşısında cin çarpmışa dönüyordu. İçlerinden en normal davrananı, bir daha böyle sorular sormamamızı, hele hele başka öğretmenlere asla gitmememiz gerektiği üzerine bizi, ikna etmeye; gizli gizli gözyaşı akıtan babalarımız ilk ve en yakın otoritelerimiz ise kaşlarını çatarak, bazan tehditkar sözler söyleyerek bizi bu tür sorulardan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Çaresi yoktu? Bu soruları kendi başımıza yanıtlayana kadar bu sessizlik devam edecekti. Bir tür kuluçkaydı durumumuz. Bütün sorular bütün bilinmezlikler, kuşkular, zamanı gelince açılmak üzere kuluçkaya yatırılmıştı. Ve bu kuluçkayı sona erdiren, kabuklarımızı tek tek çatlatan, yeniden Adana’ya hayat veren fırsat çıkıverdi karşımıza KARAOĞLAN. umudumuz Karaoğlanla başlayan başdöndürücü süreç, bir anda hepimizi yeniden sokaklara, yeniden elektirik direklerinin altına dönürmüştü. Artık soruları daha cesur soruyor, yanıtları çekinmeden alıyor, bazan bu yanıtı beğenmeyip kendimiz başka bir açıklama buluyorduk.

Adana yeniden uyumayan bir şehir olmuştu. Geçmişte zaman zaman sorun olan Mahallecilik giderek yok oluyor, yerini ortak amaçların dile geldiği toplantılara bırakıyordu. Hepimiz kendimizi daha yararlı daha dinamik hissediyorduk. Coşkuluyduk atılgandık. Ülkemizin içinde bulunduğu durumla ölesiye ilgiliydik. Gördüğümüz her şeyi sorguluyor, yanıtlar bulmaya çalışıyor, okuyorduk. Gerçi okuduklarımız Fakir Baykurt, Aziz Nesin kitaplarından öteye gitmiyordu. Ve okudukça Umudumuz Karaoğlandan bize kalan tek şeyin; bizim solcu olduğumuzun anlamını, Deniz’lerin niye asıldığını; Mahir’lerin neden öldürüldüğünü kendimizce bulmaya çalışıyorduk. Aldığımız her yanıt, soruğumuz NİYE? sorusunun sayısını artırıyor, sayı arttıkça sorular sıklaşıyor ve biz her yana dağılıyorduk. Özellikle okullarda kendi aramızda tartışıyorduk. Tartıştıklarımız masum şeylerdi, Sorularımız masumca soruluyor ve alınan yanıtlarda masum içerikteydiler. Ama bizi çok etkiliyordu. Kanımız kaynıyordu her soruda her yanıtta. Meydan mahallesinden Sümer mahallesine, Şakirpaşa‘dan Hürriyet‘e kadar hemen her mahallenin genci, şöyle ya da böyle birbiriyle ilişki kuruyordu. Artık Mirzaçelebi‘nin ”Mahallemizin kızına yan bakmışlardı” dı dan ötürü kavga çıkartan gençler değildik biz. Belki hala bakılmazdı, sırf bu nedenle yine kavga çıkarabilirdik ama, şimdi başka şeyler vardı öne çıkan, Sorular, sorular, sorular…

Derken bir takım adamlar peydahlandı yanıbaşımızda. Önceleri anlayamadık ne olduğunu, kim olduğunu,niye etrafımızda gezdiklerini. Ama çok kısa bir süre sonra oldukça açık bir dille anlattılar ki biz, tehlikeli işlerle meşgulüz. Neresi tehlikeliydi bunu henüz kavrayamamıştık ama etrafımızda gezenler, bazan bir köşede bizleri sıkıştıranlar giderek tehditkar davranmaya başlamışlardı. Sonra daha ilk başından onların doğal müttefiki olduklarını hemen anladığımız, ama niye böyle olduğunu ve bizden ne istediklerini pek anlayamadığıız kendilerine Milliyetçi Bozkurtlar gibi takılar takan, birbirlerin askeri rütbelerle çağıran ve yaşamları da askeri disiplin içinde olan bir grupla karşılaştık. Bir kısmını daha önceden de tanıyorduk aslında. Ama şimdi özellikle çevre kasabalardan gelerek yurtlara yerleşmiş bu insanlar, arkalarına aldıkları destekle önümüze çıkmaya başlamışlardı.

Tekel fabrikasının, Güney Sanayi’nin, Motor, Endüstri, Yapı Sanat okullarının ve nica sanatçı nice yazar yetiştirmiş Adana Erkek Lisesi‘nin yer aldığı dar bölgenin tam ortasına çakılan, biçimsiz, balkonsuz, yüksek binanın Sabancı Yurdu‘nun çirkinliği sadece estetiğinden değildi artık. Kadirli‘den Kozan‘dan, Osmaniye‘den Karaisalı’dan gelen, geldikleri yerdeki Komando kamplarında eğitim gören bu insanların barınak yerleriydi.

Bir avuçlardı! Çoğu Adana’lı bile değillerdi ama, arkalarında aldıkları polis destekleriyle gruplar halinde gezerek etrafa korku salmaya, kendince solcuyum diyen herkese kaba küfürlerle hakaretler etmeye, hepsinden önemliside, okulda, dışarda, yakaladıkları her yerde öznümüze çıkarak bizleri okulları terk etmemiz, rengimizi onların istediği biçimde seçmemiz için kısa süreler vermeye başlamışlardı. Bilinçli olarak bu işe başlamış bir kaç kişi dışında, Adana’daki siyasal yaşama adım, çoğunlukla böyle başladı aslında: Önümüze çıkıldı!

Bu işi yapanlar, bize bir biçimde süre verenler ya da bunu böyle yapmaları için emir verenler Adana’lı değillerdi. Adana’lılarıda tanımıyorlardı kuşkusuz. Oysa biz Adanalıydık! Çünkü Adana’lılar bir çok şeyi sineye çekebilirler, bir çok şeyin üzerinden es geçebilirler ama; önüne çıkılmasından hiç hoşlanmazlar! Başka şehirlerde de varmıdır bilmiyorum ama Adana’da bir kızın, ya da bir gencin önüne çıkmak ağır bir tahrik nedenidir ve herkes buna karşı yapılacak herşeyin arkasındadır. Bu yüzdende daha ilk günde, önümüze çıkılp bize süreler verildiği daha ilk o anda çoğumuz kararımızı vermiştik aslında. Karşı koyacaktık! Evet sırf önümüze çıkıldığı, sırf bize kaba kaba küfür edildiği, sırf bir takım insanlar bir köşede sıkıştırılıp dövüldüğü için karşı koyacaktık. Tümüyle insansal bir refleks, tümüyle Adana’lı başkaldırısıydı bu. Bizi harekete geçiren hiç bir teorimiz, bizi bir araya getiren hiç bir ulvi amacımız yoktu aslında. Önümüze çıkılmıştı ve biz bunu kabul edemezdik! Ama nasıl? İşte burada donuyordu ufkumuz. Hiçbirimiz ne nerde buluşacağımızı, ne nasıl örgütleneceğimizi, ve de (hatta) bu işin bir örgütlenme ile olabileceğini dahi bilmiyorduk bile! Biz gençlerin henüz kafalarında teoriler yoktu ama karşı tarafı örgütleyenler uzun yıllar öncesinden yapmışlardı hesaplarını.

——Hesapları bizi teslim almak korkudan saflarına çekmek ya da en azından sindrimekti belki ama her şey ters tepiyordu. Her saldırıya uğradığımızda, ertesi gün daha fazla, daha fazla sayıya ulaşıyorduk. Üstelik öğreniyorduk da! Örgütlenmeyi birlikte hareket etmeyi, ve yanımıza, daha ilkel bile olsa karşı koyacak mataryal almayı öğreniyorduk. Bir sabah okullara kara bir bulut gibi çöken bir haberle sarsıldık. Faşistler, Küçük saat’te Rıfai Kurt adında bir genci sırf kitap sattığı için üstüne benzin dökerek yakmışlardı! Rifai Kurt hiç kimseyle birlikte değildi, hiçbir hareketliliğin içinde değildi, en azından bizler tanımıyorduk onu, sadece onlardan olmadığı ve kitap gibi tehlikeli (!) bir şeyi sattığı için, hunharca, benzinle yakılarak öldürülmüştü! Kızgındık öfkeliydik, vahşete lanetler okuyorduk.

Üstelik aynı gün hemen hemen bütün okullarda, polisler ve tanımadığımız, dışardan gelmiş kelli felli adamlar tarafından saldırılara uğradık. Aynı gün onlarcamız polis karakollarında sabahlara kadar falakalara çekildiler. Korkunç bir sindirme harekatına giriştiler. Artık sadece dövmeye kalışmıyorlar, ama bıçakla ve tabancayla yaralıyorlar öldürüyorlardı. 1. MC hükümetinin en karanlık dönemiydi. …Günler haftalar aylar boyu, hastahanelere koşmaktan, mezarlıklara cenazeler taşımaktan bıkmış usanmıştık artık! Daha bir gün önce şakalaştığımız gelecek üzerine ütopyalar kurduğumuz arkadaşlarımızın bir gün sonra sararmış cesetlerine bakabilmeyi, bakarken ayakta durabilmeyi, duygularını seni yıkmak için kullananlara göstermemeyi daha o gencecik yaşlarda öğrenmeye başladık.

Saldırılar acımasızdı! Yok ediciydi! Kıyıcıydı! Ama öğreticiydi. Bu iş öyle üç beş adamın işi değildi! Bu düzen işiydi. Bu tanımdaığımız insanlar değildi asıl düşman! Onları besleyen, üreten ve üstümüze salan düzendi! Öyleyse bu düzen değişmeliydi! Ancak bu gerçekleşirse yaşanan haksızlıklar düzeltilebilirdi!

….Sorulan her soruya yanıt bulamıyorduk belki ama, bir şey çok açıktı: Biz sayı olarak çoktuk ama dağınıktık, onlarsa bir avuçlardı ama asker gibi eğitimli ve derli topluydular. Hepsinden önemlisi de her yerde bize ya da istedikleri yere saldıracak bir örgütlülükleri vardı.

…..Biz ”Talebeler” ev ev geziyor, insanlara kendilerini nasıl korumaları gerektiğini, kendilerine saldıranların kimler olduğunu ve ne istediklerini anlatıyorduk. Koca koca adamlar, yaşlı başlı kadınlar, daha yirmili yaşlarda bile olmayan bizleri can kulağı ile dinliyorlar, kendilerine yapılan saldırıların şaşkınlığını atlatmaya çalışıyorlardı. Bizi sindirip teslim olmaya çalışanlar, biz karşı örgütlendikçe, işi iyice azıtıp katliam girişimlerinde bulunuyorlardı. Saldırma alanları daraldıkça ve zorlaştıkça geldikleri her yeri otomotik silahlarla hedef gözetmeksizin tarıyor, arkalarında birden fazla ölü ve bazan onlarca yaralı bırakarak ortadan kayboluyorlardı… Hiç kimsenin polise güveni kalmamıştı, artık ne yapacaksak polise rağmen yapacaktık.

Olaylar basit okul kavgalarından çıkmış, mahallelere ve Adana’nın yapısından ötürü fabrikalara doğru evrilmişti. Saldırılar mahallelere yapılıyor, insanların topluca oturdukları yerler otomatik silahlarla taranıyor, fabrika çıkışlarında işçiler kurşunlanıyordu. Ve Adana tüm çabalarıyla bu saldırları engellemeye çalışıyordu. İnsanlar yalnızca kendi bölgelerini korumuyor, ama mahallelerinde aldıkları önlem ve örgütlenmeleri, onların işgal altında tuttuğu bölgelere götürüyorlardı. Kurtarılan her mahalle tam bir bayram yerine dönüşüyordu. Narlıca mahallesinde davullar çalınıyor. Denizli mahallesinde zılgıtlar çekerek halaylara duruluyordu. Meydan mahallesinde, bir gece vakti damlarda, köşe başlarında insanların nöbet tutuklarını görmek şaşırtıcı değildi artık!.. biz kendimizi korudukça korumayı öğrendikçe saldırı alanları daralıyor, alanları daraldıkça türlü taktikler geliştirerek katliamdan, Adana’nın tanınmış siamalarına suikaste kadar her şeyi yapıyorlardı. Fabrikalarda insanlar oturdukları yerlerde, Umutların ancak kendilerinde, kendi örgütlenmelerinde olacağını söylüyordu! Hiç kimse Ecevit’ten umut diye söz etmiyordu artık. Zaten o da geçmişte böyle bir misyonu yüklenmekten hiç memnun olmadığını, Maraş olaylarını bahane gösterip Sıkyönetim’i yürürlüğe koyarak göstermişti… Kısa süreliğine kendine Bozkurtlar diyen bu grup geri çekilmiş bizleri sıkıyönetimle başbaşa bırakmak istemişlerdi. Ama ne zamanki Adana’ya yeni ve Türkiye’nin görüp görebileceği tek ve gerçekten cesur demokrat emniyet müdürü Cevat Yurdakul atandı, Adana polis teşkilatında bu güne kadar bize saldıranlar kadar yanlı taraf polislerin yanında demokrat polislerde bulunmaya başladı. Yeni emniyet müdürü Cevat Yurdakul ve ekibiyle öğrendik ki, her biri birer ölüm makinası haline gelmiş bu insanlarda yakalanabilirdi. Artık eskisi gibi su olup buharlaşamıyor, yel olup uçamıyorlardı. Her biri arkasında sekiz on cinayetle yakalanmaya başlamışardı. Ve yakalandıkça durumun vehameti ortaya çıkıyordu. Hepsi birer profesyonel katil olarak yetiştirilmişlerdi.

Oysa sıkıyönetim, şimdi artık yakalanan, yakalandığı içinde iyice açığa çıkan bu karanlık yapılanmaları değil, mahallelerin fabrikaların üzerine gitmeyi onları baskı altında tutmayı daha önemli buluyordu.

Adana Tekel direnişi

Adana Tekel Fabrikası Direnişi işte böyle başlamıştı! Gerçi gazeteler ‘^’Adana’da devrim provaları” başlıkları atıyorlardı ama Tekel çalışanları baskılardan,arkadaşlarının işten atılmalarından bıkmışlardı. Kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Hemen sıkıyönetim güçleri çevirmişti etrafını. Aman verilemeyeckti! Yüz verilmeyecekti! Fırsat verilmeyecekti! Gerekirse ateş edilecek, ibreti-alem olacaktı burası!

Tekel işçileride kararlıydı. Bir daha kendilerinin böylesine hırpalanmasına, işyerlerinin kapısında suçlu gibi itilip kakılmalarına, her an işten atılacağı tehdidi ile korkutulmaya çalışılmasına izin vermeyeceklerdi! Sıkıyönetim bastırıyor Tekel işçileri direniyordu. Askerlerce etrafı çevrilen fabrikaya kimse yaklaştırılmıyordu. Dışardan içeri içerden dışarı hiçbir şey hiçbir madde alınmıyordu. Kapılar zincirlerle kilitli, içerden sloganlar yükseliyor, işçiler her şeyi göze aldıklarını haykırıyorlardı.

Ve dışarda insanlar kocalarına, karılarına, çocuklarına, babalarına, kardeşlerine sahip çıkmak için akın akın Tekel Fabrikası önüne yığılıyordu. Binlerce insan birikmişti Tekel önüne. Onları desteklediklerini, onları sevdiklerini, mücadelelerini anladıklarını bağırıyorlardı içeri. Anneler babalar kesinlikle yasak denmesine rağmen bir yolunu bulup bahçeye, hazırladıkları bohçalarla ekmek yiyecek atıyor, iki gündür açlık çeken insanları doyurmaya çalışıyorlardı.

Adana’da hemen her gün tüm fabrikalar Tekel fabrikasındaki arkadaşlarını desteklemek için eylemler yapmaya başlamışlardı. Ortalıkta karanlık seneryolar fısıldanıyordu. ”Sıkıyönetim fabrikaya ateş açacakmış! Elebaşı diye bilinen insaları kurşuna dizecekmiş” yayılan her haber, dışardaki insanları fabrika etrafına daha çok çekiyor, diğer fabrikalardan işçiler aynı şeyi kendilerinin de yapacaklarını söylemelerine neden oluyordu. Bir şey çok açıktı. Sıkıyönetimle polis ya da Cevat Yurdakul arasında gözle görülür bir anlaşamazlık vardı. Sıkıyönetim basıp dağıtmayı gerekirse silah kullanmak, Cevat Yurdakul ise bu işi olabildiğince tatlılıkla halletmek istiyordu!

Günler sonra dışarda biz kardeşlerimize, oğullarımıza, kızlarımıza kavuştuğumuz, davullar zurnalar eşliğindehalaylara durduğumuzda sıkıyönetim güçleri artık aramızda değildiler! Ama sanki tüm Adana oradaydı! Şarkılar söyledik halaylar çektik ve neşeyle dağıldık evlerimize.

Sonra, kısa bir süre sonra yeniden Adana kara bir haberle çalkalanıverdi. Cevat Yurdakul pusuya düşürülüp öldürülmüştü! Evet bir emniyet müdürü, sıkıyönetim güçlerinin yoğun kontrolünde olması gereken bir yerde, pusuya düşürülerek öldürülmüştü. Bir kez daha Adanalıların önüne çıkılmıştı.! Adanalılar ayağa kalkmıştı. Üzgündü, öfkeliydi, öfkesini akıtacak yer arıyordu. Türkiye tarihinde ilk kez polis ve halk aynı yerde kol kola yürüyüş yapıyorlardı! Türkiye tarihinde ilk kez polis kahvelere dalıp, insanları sokağa çıkmaya davet ediyorlardı! Türkiye tarihinde ilk kez polis ve halk kol kola aynı sloganı atıyorlardı! Katilleri lanetliyordu.

Mahallelerde, caddelerde, büyük apartman dairelerinin tepelerinde yakılan lastikler, çıkardıkları kara dumanlarıyla Adana’nın üstüne çöken kara haberi tüm dünyaya duyuruyordu. Her yerde isyan vardı. Her yerde kızgınlık vardı ama, biz biliyorduk ki Cevat Yurdakul, kendisini rahatsız eden güçlerce yok edilmişti ve bu güçlerle biz şimdi başbaşa kalmıştık. Her mahalle, her sokak, her ev hoyratça basılıyor, insanlar apar topar sıkıyönetim toplama kamplarına götürülüp sorgulara çekiliyordu. Topluma korku salınıyordu. Cevat Yurdakul döneminde görev yapan demokrat polislerin neredeyse tümü tutuklanıp cezaevlerine konmuş, dağıtılarak sürgüne gönderilmiş, ya da en iyi ihtimalle görevlerinden al çektirilmiş, yerine yeniden bildiğimiz polisler getirilmişti. Hele Ecevit hükümetinin yıkılıp, yerine 2. MC hükümetinin gelmesi, bu saldırı ve şiddetin dozunu iyice artırmıştı.Artık ortalama ailenin üyelerinden en az birisinin cezaevi ya da toplama kamplarına götürülmesi, orada günler, hatta aylarca kalması, bazılarının şehir dışında belli sürelerle sürgün gönderilmesi olağan şeylerden olmuştu. Ama Adana’lının önüne çıkılmıştı bir kez ve ne yapılırsa yapılsın buna katlanılmayacaktı. Bu yüzden mahallelerde, okullarda ve özellikle fabrikalarda direnişler ve direnişe katılan insan sayısı artıyordu hergün. Artık Adana komando eğitimi almış bir avuç insan tarafından işgal altında değildi. Her gün yaptıkları her saldırıdan, öldürdükleri her gençten sonra, denetim alanları daralıyor, giderek Adana’yı terk etmek zorunda kalıyorlardı. Adana’lının önüne çıkılmıştı bir kez!

Mehmet Tepebaşı Amsterdam