Avrupa’da yaşayan göçmen emekçilerin sesi yasanacakdunya.net » İran’lı kadın olmak
Posted: Mayıs 8th, 2010, by

İran’lı kadın olmak

Köln’de bulunan İran-Alman Kadın derneği çalışanı Hamila ile İran’da kadın hareketi, kadının mücadeledeki konumu üzerine yaptığımız röportajı yayınlıyoruz

- Hamila, İranlı kadınların mücadelesi açısından, Şah Rıza Pehlevi diktatörlüğü dönemi ile, 1979 sonrası Mollaların iktidarı arasında ne gibi temel farklılıklar var?

- Şah döneminden bu yana İran’da kadının mücadeledeki yeri, kadın hareketinin gelişimin anlatmak istiyorum. Aslında İranlılar olarak bizde Türkiye’yi ve Türkiye’de kadınların mücadelesini pek bilmeyiz. Şah diktatörlüğü döneminde her şey yasaktı, kadınlara iki kat yasaktı. Kadın ve aile ile ilgili yasalar feodal dönemden kalma eski yasalardı. Bugün de böyle, İran’da hiçbir zaman gerçek anlamda seçimler olmadı. Klikler arasında pazarlıklar, kapışmalarla iktidar belirlenir. Muhalefet eden ya öldürülür, ya hapsi boylar, “en iyi” ihtimalle ülkeden sürülür. Şah döneminde kadının seçme-seçilme hakkı zaten yoktu. Oy kullanamazdı. Şah, başında kızkardeşinin olduğu bir kadın örgütlenmesi kurdu. Kadınlara seçme-seçilme hakkı tanıyan bir kanun çıkardı. Feodal dönemden kalma Aile Yasası’nı değiştirdi. Yeni yasa çok eşliliği yasaklıyordu. Daha doğrusu “Erkek, eşi kendisine çocuk vermediği koşullarda ikinci bir kadınla evlenebilir, bunun için mahkemeye başvurabilir” biçiminde sınırlandırdı. Kadın isterse eşinden boşanabilecekti. Bu yasalar onların kadınlar arasında güçlenmesini sağladı.

Şah döneminde, İran kadınları, sosyalist-komünist partiler içerisinde bilinenden çok daha fazla etkiliydiler. Bu partiler içersinde ciddi bir sayısal güçtüler. Kendilerini ifade edecek başka bir yer de yoktu. Kadınlar kitlesel olarak bu partilerde illegal mücadele koşullarında şekillendiler. Fakat bu partilerin özel bir kadın politikası olduğu söylenemez.  TUDEH’in (İran Komünist Partisi, revizyonist bir parti -nba.) TUFAN’ın (İran Emek Partisi, devrimci bir parti -nba.) ve diğer partilerde, “Şah diktatörlüğü yıkılacak, sosyalizm gelecek ve her şey gibi kadın sorunu da çözülecek” kaba yaklaşımı hakimdi. Kadınlarımız da bu “Kadın olmaktan kaynaklı hiçbir sorunu olmayan, burjuva yaşam tarzının nimetlerine pirim vermeyen, her an şehit düşmeye hazır ve savaşçılıkta erkeklerle eşit” rolünü benimsedi.

Kadınların yığınsal olarak bu partilerin saflarında mücadeleye katılmasının feodal ve dini geleneklerin parçalanmasında, modern bir kuşak yetişmesinde özsel bir değişim yaratmadığı söylenemez. Fakat şekilsel değişim daha baskındı. Yoksa o güzelim kitlesellik bu kadar çabuk erimezdi (Gülerek, Türkiye’de de 1978-79 kuşağından devrimci kadınların böyle olduğunu, İranlı devrimci kadınlarla benzediğini biliyorum diyor). Üniversitelerde devrimci kadınların hangi partiden olduğunu kıyafetlerinden tanırdınız. Ciddi, askeri ve “devrimcilere yaraşır” kıyafetlerdi. Ruj, oje gibi burjuva özentilerine yaklaşmazdık/yaklaşamazdık. Aklıma geldikçe hala kahkahalarla güldüğüm bir anımı anlatmak istiyorum. 18 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. TUDEH içinde faaliyet yürütüyordum. Öğrenci evime yoldaşlarım geldiler. Teypte senfoni çalıyordu. Birden kaşlar çatıldı. “Bu burjuva müziğini nasıl dinliyorsun” dediler. Oysa İran kadını bu değildir. Aydındır, bilimle iç içedir, moderndir, sanatsal, estetik yönleri gelişkindir.

Bizden önceki kuşak sosyalist aydınlanmacı bir kuşaktı. Fakat Şah diktatörlüğü bu kuşağı öldürerek yok etti, neslini tüketti. Benim eşim parti militanıydı. Şah döneminde müebbet hapis aldı, cezaevlerinde kaldı. Fakat 1978-79 kuşağının bütün özelliklerini taşıyordu. Babası, kayınpederim ondan daha ileri ve aydın görüşlere sahipti.

Humeyni dönemi: Humeyni yurtdışında sürgündeyken açıklamalarında sürekli olarak özgürlüklerden, sosyal yaşamın geliştirilmesinden dem vurdu. Kadın hakları bunun başında geliyordu. Şah döneminde kırsal kesimden şehirlere özellikle Tahran’a büyük bir göç yaşandı. Fakat şehirlerde de yoksulluk, işsizlik kol geziyordu. Kırsaldan gelenler şehirlerin çevresinde, derme çatma evler yaparak, buralarda şehir içinde ikinci şehir oluşturdular. Su, elektrik yoktu. Yaşamları yaşam değildi. Mollalar bu gettolarda devletin iyi denetleyemediği bu bölgelerde mescitlerde illegal olarak çok iyi örgütlendiler. Geceleri camilerde toplandılar. Şah’ın “Şehirleri düzenleme” adı altında bu bölgelere saldırması, buldozerlerle evlerini başlarına yıkması, Şah’a öfkeyi pekiştirdi.

1979 Devrimi’nden sonra Humeyni yurtdıışndan döndü ve mollalar iktidarı ele geçirdiler. İktidara gelmesinden iki hafta sonra “Bu yasa İslami yasalara karşıdır, şeriat hakimlerine başvuracak sorunlarınızı orada çözeceksiniz” diyerek Aile Yasası’nı kaldırdı. Bir hafta sonra da kadın hakimlere, avukatlara, milletvekillerine, üniversitelerdeki kadın profesör ve öğretim görevlilerine yani 100 bin eğitimli kadına görevden el çektireceğini açıkladı. Hukuk Fakültesi’nde okuyan kadınların başka bölümlere geçmesini istediler. Hakimler erkek olacaktı. Bu kadınlara “İslami kurallara uymak koşuluyla devlet dairelerinde bürolarda çalışabilirsiniz” dendi. Şah’a karşı Humeyni ile doğru olmayan bir ittifak yapan TUDEH şaşkın olduğu kadar tepkisizdi. Diğer komünist partilerden de bu üst üste gelenler karşısında ses çıkmadı. Hakimlik ve avukatlıktan men edilen hakim, avukat ve hukuk fakültesi öğrencisi kadınlar çok büyük bir gösteri düzenlediler. Mahkemelerin önünde oturma eylemleri yaptılar. Barolar üstüste protesto metinleri yayınladı. Komünist partiler de dahil politik örgütlenmeler destekçi dahi olamadılar. Onları yalnız bıraktılar. Kadınlar, Humeyni iktidarı karşısında ilk raundu böyle kaybettiler. Sosyalist partilere güvenleri önemli oranda sarsıldı.
.
Humeyni, 8 Mart 1979′da televizyonda yaptığı bir konuşmada, kadınların örtünmesini emretti. Konuşmayı duyunca bunun imkansız olduğunu, İran kadınına, ‘70′li yıllarda Şah’ı devirmek için yapılan gösterilerde “İstersek takarız” diyerek peçelerini sallamış bu kadınların zorla başını örtmesinin imkansız olduğunu düşünmüş, gülmüştüm.

Bu açıklama bardağı taşırdı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘ydü. Kadınlar bu açıklamayı duyduklarında büyük bir öfkeyle akın akın sokaklara koştular. Üniversite öğrencisi, akademisyen, sanatçı, hemşire, emekçi kesimden ve orta kesimden, üst tabakadan çok güzel giyinmiş burjuva kadınlar…  50 bin kişilik bir topluluk halinde bu yasağı protesto için yürüyüşe geçtiler. Filmini izlediniz mi bilmiyorum. Paris’ten bir kadın gurubu gelmişti, onlar çektiler. Gösterilerde emekçi kadınlar, orta kesimden gelen zengin kadınları ve burjuva kadınları aralarına almak istemediler. Fakat bütün kesimlerden kadınlar gösterilere koştular. Onlara bir çağrı yapılmadı, öncesinden planlanan bir eylem değildi, arkalarında hiçbir parti ya da örgüt yoktu. En büyük protestolar Tahran ve Tebriz’de oldu. Tebriz’de çatışma yaşandı, gösteriler sırasında bir kadın bıçaklandı. Komünist partiler eylemleri bu kez ancak destekçi olarak katılabildiler. Emekçi kadınlar gösterilerin ardından “Bizi burjuva kadınlarla karıştırmayın, onlar yeniden monarşi isteyen fakat kafalarını kapatmak istemeyen kadınlar” diyerek aralarındaki farkı vurgulayan basın açıklamaları yaptılar.

Gösteriden bir gün sonra Humeyni adına bir açıklama yapılarak “Böyle bir yasak olmadığı, yanlış anlaşıldığı, isteyenin başını kapatacağı, istemeyenin kapatmayacağı” söylendi. Gösterilerden çekinen mollalar yasağı bir süre ertelemişti. Aradan üç ay geçmeden 100 bin kadının işine son verildi. Onların yerini molla kadınlar aldı. “Kim kapalı gelirse işe alınacak gelmeyen atılacak” dediler. Savunma Bakanlığı’nda çok fazla kadın memur çalışırdı. Ertesi gün şefleri de dahil hepsi kara çarşaf giyerek işlerine gittiler. Ben bu kadınları hiç sevmem, fakat kapkara çarşaflı görünümleri çok acıydı, İran kadınları adına çok acıydı.

Kadınlar teslim olmadılar. Öğretmenler, memurlar, hemşireler vb. arasında komiteler kurarak örgütlenmeye başladılar. Çalışma yürütenler daha çok sosyalist komünist gruplara mensup kadınlardı. Bir, birbuçuk yıl kadınlar arasında çok iyi bir örgütlenme faaliyeti yürütüldü. Hangi alanda hangi partiye mensup kadınlar çalışma yürütüyorsa, o bölgeyi kendi partisine kazanmak istiyordu. Bu çalışmayı darlaştırdı. Öte yandan rejim de bu örgütlenmelerin geliştiğini anladı. Müthiş bir tutuklama, öldürme furyası başlattı. Kadınların bir kısmı yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Yurtdışına çıkanlar faaliyetlerini buralarda sürdürmeye İran’lı kadınların sesini duyurmaya çalıştılar.

Bu arada Irak ile savaş patlak verdi. Humeyni “Bu savaş Allah’ın bize bir lütfudur” diyordu. Önce biz ne demek istediğini pek kafamızda oturtamadık. Bu savaş, rejimi yerleştirmek için mollaların müthiş işine yaradı. Kürdistan’dan Azarbaycan’a bütün İran’da seferberlik başlatıldı. “Irak bizim topraklarımıza girdi. Şimdi kenetlenme zamanıdır” propagandası yükseltildi. Muhalif grupların işini bitirmek için Humeyni’nin dediği gibi “Savaş onlara tanrının bir hediyesiydi” Tıp öğrencileri başta olmak üzere öğrencilerin büyük çoğunluğu cepheye sürüldü. Yağan bombalar altında, günde asılan yüz, yüzeli kişiyi kimse duymuyordu.

En büyük katliam hapishanelerde yapıldı. 1981‘den 1983 yılına kadar hapishanelerde 3 bin 500 erkek öldürüldü. Mücahitlerden çok fazla kadın öldürdüler. Sosyalist kadınları direkt idam etmediler. Bir tek TUDEH önderlerinden Simin Ferdi’yi öldürdüler. Fakat ortalıktan yok edilen, bir daha haber alınamayan çok fazla sosyalist kadın vardı. Cezaevlerine üç aylık görüş yasağı koyuldu. Yasak bitip, aileler yeniden görüşe gittiklerinde öldürülenlerin özel eşyaları olan çantaları ellerine tutuşturdular. katliamlar ancak o zaman öğrenilebildi.

O dönem üç kişilik bir özel mahkeme ile cezaevlerini dolaştılar. Üç soru soruyorlardı “Müslüman mısın? Namaz kılıyormusun? Eski ideolojini hala savunuyor musun?” Cezevlerinde bir çeşit pişmanlık uygulamasına karşı İran zindanları uzun süre direndi. Savaş çıkması durumunda içerdekileri salıvermek zorunda kalacaklarını düşünen tutsakların direnci daha bir arttı. Bir süre sonra sorulara olumsuz yanıt verenleri seri halde öldürmeye başladıklarında çözülme başladı. “evet Müslümanım, eski ideallerimi savunmuyorum” kağıtlarını imzalayanlar çıktı.

Savaş mağduru kadınlar: Savaşta yaralanan, eşleri ölen kadınlar için devlet bir organizasyon kurdu. Tahran’ın, Tebriz’in gecekondularına yerleşen bu mağdur kadınlara devlet “Tabii ki yardım edeceğiz onlara” diyordu. Fakat bu yardım başka yardımdı. Genç kızları, kadınları başka erkeklere para karşılığı sattılar. Savaş mağduru kadınların etini satarak para kazandılar. Bunu İslami kurallar kisvesi altında yaptılar. Kadınları satacakları erkeklere geçici dini nikah kıyıyorlardı.

Bugünkü kadınlar: İran kadınları çocukluğundan beri zorla yaptırılanlardan sonra, adeta çift kişilikli oldu. Çocukken bir parça perçemi gözüken kız çocuklarını alnı kanayıncaya kadar vurarak kapattılar. Evde rahat modern kıyafetli, kadın erkek ilişkilerinde normal, evden çıkınca kara çarşafa bürünmek zorunda olan bir kadın kişiliği gelişti. Burjuva kliklerden hangisi bir parça umut vaat etse arkasına takılabiliyorlar. Hatemi reform vaadinde bulundu, kadınlar onu desteklediler. Umutları yıkıldı. Erkek arkadaşıyla elele tutuştukları için öldürüldüler. Dini eğitim adı altında medreselere dolduruldular. Sonr ada bu genç kızları Batılı zengin erkeklere pazarladıkları açığa çıktı.

Yurtdışında yaşamak zorunda kalan politik mülteci kadınlar Avrupa’da faaliyet yürütmeye başladılar. Kitapları ile yazar kadınlar, tablolarıyla ressamlar, makaleleriyle gazeteciler İranlı kadının sesi olmakta önemli rol oynadı. Kendisini ateşe veren ablasının yaşamını kitaplaştıran Parrin Darabi bunlardan biridir. İran’daki her saldırıda sokaklara döküldük, İran Konsolosluğu önü gösterilere çok sahne oldu.

(İslam rejiminin kadınlara çıkarttığı engeller boğucu hale gelmişti. Tahran’da 21 Şubat 1994‘te Tahran Üniversitesi öğretim üyesi 54 yaşındaki Homa Dharabi Tahrani kendisini yaktı. Amerika’da eğitim görmüştü. Öğrenciliğinde Şah’a karşı ayaklanmış, daha sonra “İslam Devrimi”ni desteklemişti. Tahran Üniversitesi’nde çalışıyordu. Yurtdışındaki çocuklarını görebilmek için gitmek istiyordu. Ama seyahat edebilmek için gerekli olan kocasının onayını alamıyordu. İran “İslam Devrimi” bu kez de koca kılığında önüne dikiliyordu. Tahran’ın kalabalık meydanlarından birine gitti. Üzerine bir bidon gaz döküp bedenini ateşe verdi. Yanarken “Diktatörlüğe ölüm! Çok yaşa sen özgürlük!diye bağırıyordu.)

Biliyorsunuz şimdilerde idam edilmek istenen üç PJAKlı kadının idamının durdurulması için kampanya yürütüyoruz. İran’da kadınlar özgürlüğünü alacak fakat bu kez çok daha kanlı bir mücadele olacak. Son yıllarda kadınlar yeniden mücadelenin önündeler. Bu gösterilerin “Batı tarafından kışkırtıldığı” söyleniyor, ya da “Emekçiler sokaklarda değil, sadece öğrenciler var” diyorlar. Ben bu iki iddiaya da kızıyorum. Bu kadar baskı, yasak cenderesinde, bu kadar yoksulluk yoksunluk olduğu yerde ayaklanmaları emperyalistlerin kışkırtmasına gerek var mı? Sokaklarda emekçiler yok deniyor. Emekçi kimdir? Üniversitelerde isyan edenlerin hepsi emekçi yoksul çocukları, direniş yapan hemşireler emekçi değil mi? İşsizler nedir? Sokaklara dökülenlerin büyük çoğunluğu işsizler. Sahi emekçi kimdir?

Alınteri’nin eki olarak yayınlanan Yaşanacak Dünya’nın 2. sayısında yer verdiğimiz röportaj