Avrupa’da yaşayan göçmen emekçilerin sesi yasanacakdunya.net » Irkçılığın panzehiri emek kardeşliği(*)
Posted: Temmuz 1st, 2010, by

Irkçılığın panzehiri emek kardeşliği(*)

Kapitalist-emperyalist sistemin krizindeki derinleşme, Avrupa ülkelerinde de korumacılıktan ırkçılığa kadar bütün ulusal refleksleri azdırıp harekete geçiriyor.

Son aylarda değişik ülkelerde yapılan bütün seçimlerde, ırkçılığın giderek nasıl büyüyen bir tehlike haline geldiğini gösteren sonuçlarla karşılaşıldı. Hollanda’da ırkçı-faşist Özgürlük Partisi, seçim propagandasını göçmenler üzerine inşa ederek oylarını ikiye katladı. Krizin nedeninin göçmenler olduğunu ve ülkeden atılmaları gerektiğini başa yazan ırkçılar, oylarındaki düzenli artışla tehlikenin büyüklüğünü adeta gözümüze sokuyorlar.

Benzer bir gelişmeyi İtalya, Danimarka, Avusturya ve Macaristan’da da gözlüyoruz. Avrupa çapında bu yönde büyüyen ve genelleşen bir trendin varlığı söz konusu. Bu yaygınlık ve genellik bile, tehlikenin şu ya da bu ülkeyle sınırlı, gelip geçici bir olgu olmadığının göstergesi.

İtalya’da ayrılıkçı faşist Kuzey Birliği Partisi, son yerel seçimlerde zengin Kuzey bölgesinde belli başlı bütün belediyeleri ele geçirdi. Yoksul Güney bölgelerini “yük” olarak gördüğü için İtalya’nın bölünmesini savunan bu parti, Berlusconi Hükümeti’nde koalisyon ortağı. Aslında İtalya, faşizmin tarih sahnesine çıktığı 1920′lerde olduğu gibi günümüzde de birçok ırkçı-faşist uygulama konusunda adeta bir laboratuvar rolü oynuyor. Öyle ki, geçtiğimiz yıl bir Hintli göçmen sokak ortasında güpegündüz yakıldı. Göçmenlere ve Romanlara karşı -saklama gereği bile duyulmayan- gözüdönmüş bir düşmanlık bu ülkede kol geziyor.

Kaçak göçmenlere ev kiralayan ve onları barındıranlar 3 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Tedavi olmak için hekime başvuran göçmenleri ihbar etme zorunluluğu var. Aynı İtalya, Romanları fişleme ve sınırdışı etme kararını daha 2008′de almıştı. Yapılan operasyonlarda aileler parçalanarak çocukların ayrı kamplara, erkekler ve kadınların ayrı ayrı kamplara sürüldüğü insanlıkdışı uygulamalar sergilendi. Göçmenleri ve Romanları aşağılamak için öyle iğrenç uygulamalar icat ediliyor ki, bunlar çoğu zaman faşizmin yükseldiği 1930′lu yılların uygulamalarını çağrıştırıyor. Mesela Kuzey Birliği üyeleri pazarlarda halka, göçmenlere dokunduktan sonra ellerini yıkamaları için sabun dağıtıyorlar! “Vatandaş devriyeleri” adı altında sivil faşistlerin devlet gözetiminde örgütlenmesi, yine İtalya’da hayata geçirilen pilot uygulamalardan bir başkası…

İtalya böyle de diğer yerler çok mu farklı? Macaristan’da Romanlara karşı ayrımcılık sık sık resmi ve sivil ırkçı terör uygulamalarına dönüşüyor. Sözde burjuva demokrasisinin “beşiği” olarak pazarlanan İngiltere’de, diktatörlük rejimlerine taş çıkaracak yasa ve uygulamalar yetmezmiş gibi, ırkçılık işçi sınıfı içinde taban ve taraftar bulabiliyor. Göçmen işçileri kendilerine rakip olarak gören kimi işçi grupları, “İngilizler dururken yabancılara iş verilmemesi” talebiyle grev ve gösteri yapabiliyorlar.

Irkçılıktaki tırmanma, burjuva devletin ve medyanın da desteğini alan faşist parti ve örgütlerin demagojik kampanyalarının ve kışkırtmalarının ürünü olarak görülemez. Sorun daha derin köklere sahiptir. Sorunun temelinde, kapitalizmin yarattığı ekonomik, sosyal, kültürel eşitsizlik ve çelişkiler yatmaktadır. Sistemin yapısından kaynaklanan kriz bu eşitsizlikleri büyütüp çelişkileri keskinleştirmenin yanında gelecek güvensizliğinin büyümesi başta olmak üzere bunlara yenilerini ekleyerek ırkçılık ve faşizmin güç toplamasının zeminini güçlendirmektedir.

Yaşam koşulları günden güne kötüleşen, her geçen gün biraz daha yoksullaşan, iş bulamayan ya da varolanı kaybeden, iflas eden, geleceğe dair umutlarını birer birer yitiren ve güvensizleşen kitleler, kendilerini bu duruma sürükleyen sistemi sorgulamak yerine, sorumluluğu başkalarında aramaya çıktıkları ölçüde ırkçılığın etki alanına giriyorlar. Bu nedenle tarihte de faşizm ve ırkçılık, kapitalizmin yapısal krizinden ağır bir şekilde etkilenen, gittikçe artan bir ümitsizlik ve çaresizliğin pençesindeki yığınlar içinde kendisine taraftar bulmuştur. Koşulları günden güne kötüleşen, “ne olacak halimiz” belirsizliği, karamsarlığı ve güvensizliği giderek artan kitleler, kendilerinden farklı olanı, “yabancıları” düşman olarak gösterip hedefe çakan ırkçı-faşist propaganda ve demagojilerden etkilenmeye daha açık hale gelir.

İşçi sınıfı ve emekçi kitleler kapitalizmde bu güvensizliği her zaman yaşarlar, fakat kriz koşullarında bu fazlasıyla derinleşir. Kriz dengeleri sarsar, taşları yerinden oynatır; toplum her türlü savruluşa açık bir hale gelir. Kriz dönemlerinde özellikle de küçük burjuvazi ve orta sınıflar içinde bu aşırılaşma eğilimi çok daha belirgin olarak kendisini gösterir. Zaten tarihte de faşizmin kitle temelini lumpen proletarya ve işsizlerle birlikte eski konumları sarsılan geniş küçük burjuva yığınlar oluşturmuştur. Bu toplumsal yasa günümüzde de işlemektedir.

Kapitalizmin yarattığı ve onun krizi tarafından derinleştirilen eşitsizlikler, çelişkiler ve toplumsal korkular -tarihsel ve güncel daha bir dizi etkenle de birleşerek- bugün de çok ciddi düşmanlıklar, ayrımcılık ve dışlama, kendisinden farklı gördüğüne karşı her türlü aşağılık saldırı halini alabiliyor. Bunlar, insanın kanını dolduracak hızda yaygınlaşıyor. Bir Macar sosyoloğun dediği gibi, “2. Dünya Savaşı’ndaki soykırım da bir günde, gaz odalarının kurulmasıyla başlamamıştı”!

Tehlikenin farkında olmak, doğru çözümler üretebilmek ve zamanında önlem alabilmek açısından önemli. Bağıra bağıra gelen bir tehlikeyi görmeyen siyasi bir körlüğün, vurdumduymazlığın sonuçları da çok ağır olur. Öte yandan iş, sadece tehlikenin varlığını ve gelişini görmekle de bitmiyor. Önemli olan, doğru ve etkili karşı tutum ve politikalarla bunun karşısına dikilmektir. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın her belirtisine karşı kararlı bir tutum alınırken göçmen işçi ve emekçiler arasında da kendisini yaşadığı toplumdan ve sınıf kardeşlerinden soyutlayan gettolaşma eğilimlerinin kırılması yönünde de çok yönlü ve ısrarlı bir çaba gösterilmelidir. Hangi etnik kökenden olursa olsun işçiler ve emekçiler arasına yapay düşmanlıklar sokulmasına asla izin verilmemelidir. Bu tür gerici saflaşma ve bölücü eğilimlerin karşısına ideolojik mücadelenin yanı sıra işçi sınıfının ve emeğin taleplerini bayraklaştıran bir mücadele çizgisi ve eylemlerle çıkılmalıdır.

(*) Yaşanacak Dünya’nın 6. sayısının başyazısıdır.